« Önceki |

15/11/2009

Eski İstanbul'dan Kaybolmuş Manzaralar...

7/11/2009

Behlül-i Dana Hazretleri'nden İbretlik Menkıbeler

http://img39.imageshack.us/img39/2680/rumuzsehadeta52a4e2cdab.jpg

Behlül-i Dana Hazretleri

Meczûb. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. Hârûn Reşîd'in kardeşi olduğuna dâir rivâyetler varsa da aslı yoktur. Hârûn Reşîd'e nasîhat verirdi. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. 805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.

Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı.


Oyun için yaratılmadık

Behlül-i Dânâ bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, oynayan çocuklar gördü. Çocuklardan biri ise bir köşeye çekilmiş onlara bakıyor ve ağlıyordu. Behlül-i Dânâ o çocuğun yanına gitti ve;

"Ey çocuk niçin ağlıyorsun? Gel sana bir şeyler alayım da sen de arkadaşlarınla oyna." dedi ve çocuğun başını okşadı.

Çocuk bakışlarını Behlül'e çevirdi ve;

"Ey aklı az adam! Biz oyun için yaratılmadık." dedi.

Behlül bu söze şaştı ve çocuğa;

"Ey oğlum! Peki niçin yaratıldık." diye sordu.

Çocuk;

"Allahü teâlâyı bilmek ve O'na ibâdet etmek için." dedi.

Behlül hazretleri;

"Peki bunun öyle olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu.

Çocuk, Mü'minûn sûresinin 115. âyet-i kerîmesini okuyuverdi. Meâlen; "Sizi ancak boşuna yarattığımı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?"

Hazret-i Behlül tekrar;

"Ey çocuk. Sen hakîmâne konuştun. Bana biraz daha nasîhat et." dedi ve ağlamaya başladı. Kendinden geçmişti.

Kendine geldiğinde çocuğa;

"Ey oğlum! Senin günâhın yok. Sen bir çocuksun. Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorsun?" diye sordu.

Çocuk da;

"Ey Behlül! Babamı ateş yakarken gördüm. İri odunları küçük çırpılarla tutuşturuyordu. Ben de Cehennem'in yanan küçük odunlarından olacağımdan korkuyorum." dedi.

Bu sözler üzerine Behlül-i Dânâ hazretleri tekrar ağladı. Kendinden geçti. Kendine geldiğinde çocuğu yanında göremedi. Oradakilere bu çocuğun kim olduğunu sordu.

Onlar;

"Tanımadın mı?" dediler.

Behlül;

"Hayır." deyince, onlar;

"Bu, hazret-i Hüseyin evlâdından seyyid bir çocuktur." dediler.

Behlül de; "Ancak böyle bir ağacın meyvesi bu kadar olgun olabilirdi." deyip oradan ayrıldı.



Sayıya sığmaz

Bir gün Behlül-i Dânâ'ya;

"Basra'daki Hak âşıklarını sayar mısın?" dediler.

O;

"Bunlar sayıya sığmaz. İsterseniz öyle olmayanları söyleyeyim. Zîrâ bunlar birkaç tânedir." diye cevap verdi.

Soranlar özür dileyip oradan ayrıldılar.

 


Sohbet

Bir gün Behlül'ü kabristanda gördüler. Ayaklarını kabir taşları arasına sokmuş toprakla oynuyordu.

Kendisine;

"Ey Behlül ne yapıyorsun?" diye sordular.

Onlara gâyet sâkin olarak;

"Bana eziyet etmeyen, gıybetimi yapmayan insanlarla oturup sohbet ediyorum. Bunlar sağ olanlardan daha emin." diye cevap verdi.



Ne Nasihat İstiyorsun?

Bir gün devrin halîfesi Hârûn Reşîd ile karşılaştı.

Halîfe;

"Seni gördüğüme çok sevindim. Çünkü uzun zamandır seninle konuşmayı arzu ediyordum." dedi.

Hazret-i Behlül güldü ve;

"Benim böyle bir arzum yoktu." cevâbını verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden nasîhat istedi. "Ne nasîhatı istiyorsun? Şu sarayına bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey müminlerin emîri! Yarın Cenâb-ı Hakk'ın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın her şeyden suâl olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamânında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhatı ne yapacaksın?" dedi. Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasîhatlarından çok istifâde ettiğini bildirdi.



Buğday tanesi bir dinar olsa

Bir zaman Bağdât'ta fiyatlar çok yükselmişti. Hayat pahalılığı çekilmez bir hâl aldı. Muhammed bin İsmâil bin Ebî Fudayl gelerek;

"Ey Behlül! Müslümanların ve bütün insanların hattâ hayvanların rahatlaması için Allahü teâlâya duâ etmez misin?" dedi.

O şöyle cevap verdi:

"Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday tânesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allahü teâlâya ibâdet etsek, O bize vâdettiği gibi rızkımızı verir." Sonra ellerini birbirine vurarak; "Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp âhirete bir tedârik yapmadın, kıyâmet gününde Allahü teâlâya ne cevap vereceksin?" dedi.



Benim de Rabbimdir

Abdullah bin Mihran anlatıyor:

Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe'de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn'un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül'ü bırakıp onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn'un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:

"Ey Hârûn!" diye seslendi.

Hârûn, perdeyi kaldırarak:

"Buyur Behlül, ne istiyorsun?" dedi. Behlül:

"Ey Müminlerin Emîri! Eymen bin Nâil, Kudame bin Abdülâmir'den bize şöyle haber verdi ve dedi ki:

"Ben Resûl-i ekremi Arafat'tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. "Yol verin, yol verin!" diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyâhatinden hayırlıdır."

Behlül Dânâ yine;

"Bağdât ve etrafını nûrlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?" dedi.

Halîfe;

"Bu hediyeler nasıl olur?" deyince,

Behlül hazretleri;

"İnsanlara Allahü teâlânın sevgisini, O'ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sâhib olmak en güzel hediyedir." dedi.

Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak;

"Ey Behlül, biraz daha anlat!" dedi.

Behlül:

"Memleketinin bir köşesinde bir mazlum zulme uğrasa, sen memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allahü teâlâ bunun hesâbını senden soracak. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki iyiler Naîm Cenneti'ndedir. Kötüler ise Cehennem'dedir." buyurdu (İnfitar sûresi: 13-14). Âhirette, Cennet veya Cehennem dışında gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap." dedi.

Halîfe;

"Amellerimiz hakkında ne dersiniz?" diye sordu.

Behlül hazretleri;

"Allahü teâlâdan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbuldür." buyurdu.

Halîfe;

"Peygamber efendimizle, akrabâlık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?" diye sordu.

Behlül;

"Peygamber efendimize akrabâlıktan ziyâde, bildirdiği hükümlere bağlılıkta yakın olmak daha mühimdir." dedi.

Halîfe;

"Peygamber efendimizin şefâatine kavuşabilecek miyiz?" deyince de,

Behlül;

"Onu Allahü teâlâ bilir." buyurdu.

Halîfe;

"Nasıl yaşayalım?" diye sordu.

Behlül;

"Allah'tan kork. Her hâlinde Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmiş olursun." dedi.

Halîfe;

"Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et." dedi.

Behlül hazretleri de;

"Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyâdaki sâhipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara bir şey bulup veremezsin, râzı edemezsin." diye cevap verdi.

Parayı almayınca, Hârûn Reşîd;

"Para borcun varsa onu ödeyelim." dedi.

Behlül:

"Kûfe'de birçok ilim sâhipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifak etmişlerdir." dedi.

Hârûn Reşîd:

"Bâri ihtiyâcını temin edelim." deyince,

Behlül hazretleri;

"Allahü teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim'dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhâldir." buyurdu.

Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.



Her koyun kendi bacağından

Bir gün halka doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşîd'e gidip;

"Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır." gibi sözlerle şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hârûn Reşîd, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini bildirdi.

Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk etti. Birkaç koyun alıp kesti, bacaklarından mahallenin köşe başlarına astı. Bunu gören halk gülerek; "Deliden başka ne beklenir, yaptığı işler hep böyle zâten." diyorlardı. Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar kokuyor, bundan da bütün mahalle zarar görüyordu. Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişiler Hârûn Reşîd'e gidip, durumu anlattılar. Behlül Dânâ'yı çağırtıp, sorduğunda:

"Bir kötünün herkese zararı olduğunu herhalde anladılar. Ben bir şey yapmadım, her koyunun kendi bacağından asıldığını onlara gösterdim." diye cevap verdi.


Bazımızı Bazımıza

Hasan bin Sehl anlatır:

Bir gün çocuklar, hazret-i Behlül'e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücûdunu kanatınca,

"Ey çocuklar! Ben, Allahü teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekildir. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara ezâ ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?" dedi. Ben dayanamadım.

"Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?" dedim.

O da,

"Sus!.. Allahü teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Bâzımızı, bâzımıza bağışlaması umulur." buyurdu.



Kaybolan deve

Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken;

"Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi.

Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp;

"Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi.

Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve;

"Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi.

Ev sâhibi,

"Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince,

Behlül-i Dânâ;

"Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allahü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu.

Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı.

 


Bu kapıya gelecek

Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp;

"Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler.

Onlara;

"Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi.

Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve;

"Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.

Bunun üzerine Behlül hazretleri;

"Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.



Boş Taht

Behlül bir gün Hârûn Reşîd'in taht odasını boş buldu ve çıkıp tahta oturuverdi. Bunu gören askerler onu kamçı ile dövmeye başladılar. Askerler vurdukça o;

"Vah Hârûn Reşîd. Vah Hârûn Reşîd!" diyordu.

O esnâda halîfe geldi ve manzara karşısında donup kaldı. Askerleri uzaklaştırdıktan sonra;

"Ey Behlül! Bu ne hâl?" diye sordu.

Behlül;

"Senin için ağlıyorum. Burada tahtı boş bulup bir an oturdum. Bu kadar kırbaç yedim. Sen ise senelerdir bu tahtın üzerinde oturuyorsun. Hâlin ne olur diye düşündüm."

Hârûn Reşîd;

"Peki ne yapmam lâzım?" dedi.

ehlül;

"Mâdem ki bu yükün altına girdin. Zulme meyletme. Adâlet üzere ol. Böylece tahtında otur." buyurdu.

 


En çok

Behlül Dânâ hazretlerinin halîfe Hârûn Reşîd'e bir nasîhati de şöyle oldu.

Bir gün halîfeye;

"Ey Hârûn Reşîd! Yer içinde, yer üzerinde ve göklerde çok olan nedir?" diye sordu.

Hârûn Reşîd;

"Bunu bilmeyecek ne var? Yer içinde ölüler, yer üzerinde hayvanlar ve bitkiler, gökte ise meleklerdir." dedi.

Behlül; "Değil." buyurdu.

Halîfe;

"Nedir?" deyince,

Behlül-i Dânâ;

"Ey Halîfe! Yer içinde çok olan ölülerin pişmanlıkları, yer üzerinde insanların hırs ve tamahı, gökte ise âdil hükümdarların sevaplarıdır." buyurdu.

Bu sözler üzerine Hârûn Reşîd ağlamaya başladı.



Rüyadaki padişahlık

Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında;

"Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi.

Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde;

"Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi pâdişâhlıktan indirildin?" dedi.

O, bu soru üzerine;

"Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum."

Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve;

"Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi.

Bunun üzerine Behlül hazretleri;

"Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek saltanatından olacaksın ve nedâmet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdârlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi.

Bunun üzerine Hârûn Reşîd söyleyecek söz bulamadı.

 


Ne söylersen söyle

Behlül-i Danâ hazretleri bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, iki kişinin kıyasıya kavga ettiklerini gördü. Biri diğerine ağza alınmayacak şeyler söylüyordu.

Behlül-i Dânâ onun yanına yaklaşıp;

"Sen bize gel ne söylersen söyle lâkin bizden bir tek kelime karşılık alamazsın." dedi.

Öfkeden deliye dönmüş adam birden durdu ve;

"Ey Behlül; Beni o mağlûb edemedi. Lâkin sen mağlûb ettin." dedi. Böylece kavgacılar dövüşü bırakarak hatâlarını anladılar.

 


Hırka

Bir gün halîfe Hârûn Reşîd Behlül-i Dânâ'ya kıymetli bir hırka hediye etmek istedi:

"Ey Behlül! Şu paha biçilmez hırkayı giy. Benim sana hediyemdir." dedi.

Behlül-i Dânâ hazretleri geri çekilip;

"Ben ancak pamuklu hırka giyebilirim. Pederimin bana nasîhat ve vasiyeti şu idi: "Oğlum! Toprak üstünde yat. Lâkin bir döşek kazanmak için kimsenin önünde eğilip, el etek öpme, pamuk hırka ile de yetin."

Birisi Behlül-i Dânâ'ya gidip; "Ey Behlül! Oğlum vefât etti. Kabir taşına ne yazayım." dedi. Behlül hazretleri buna gülüp; "Dün altımda olan çimenler bugün üstümde yeşerdi. Ey yolcu, bil ki şu toprak, günahlardan başka her şeyi örtmektedir, yaz." dedi.



Biz de vaktiyle güzel yiyeceklerdik

Halîfe Hârûn Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken;

"Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi.

Bunun üzerine hazret-i Behlül;

"Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi.

Halîfe;

"Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi.

Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı.

Hârûn Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halîfeye bildirmişlerdi. Behlül huzûra girince, halîfe Hârûn Reşîd ona;

"Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevâbı." dedi.

Behlül;

"Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi.

Halîfe heybetle;

"Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.

 Behlül de;

"Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;

"Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince mânâları anlayan Hârûn Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.



1) Fevâtü'l Vefâyât; c.1, s.228, 230
2) El-A'lâm; c.2, s.77
3) El-Beyân ve't-Tebyîn; c.2, s.230
4) Tabakâtü'l Kübrâ li'ş-Şa'rânî; c.1, s.68
5) Ravd-ur-Reyyâhîn; s.60
6) Muhâdarât-ül-Ebrâr; s.409
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.137

http://img36.imageshack.us/img36/2572/sgrosline2.gif

 

 


27/10/2009

Sigara Üzerine Bir Doktorun Acı İtirafları...




14/9/2009

Lâ Tahzen / Üzülme..

http://img89.imageshack.us/img89/2826/eyinsanlatahzen.jpg

Lâ tahzen / Üzülme..
Çünkü hüzün, düşmanı sevindirir, dostunu üzer, haset edenin diline düşürür.


Lâ tahzen / Üzülme..
Çünkü hüzün, kaybolanı geri getirmez, öleni diriltmez, kaderi değiştirmez, hiçbir fayda getirmez.

Lâ tahzen / Üzülme..
Çünkü hüzün sinirleri yıpratır, kalbini yorar, gecelerini mahveder.

Lâ tahzen / Üzülme..
Eğer günah işlediysen tövbe et, istiğfarda bulun, yanlış yaptıysan düzelt, O'nun rahmeti sonsuz, kapısı hep açıktır.

Lâ tahzen / Üzülme..
Kaybettiğin şey için üzülme çünkü daha pek çok nimetlere sahipsin. Allah'ın sana bahşettiği diğer nimetleri düşün ve şükret. Allah Teala, "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız buna güç yetiremezsiniz" buyurmuyor mu?

Lâ tahzen / Üzülme..
Ehli batılın sözlerinden dolayı üzülme, onların tenkitlerine sabrettiğin sürece mükafatlandırılacağını unutma.

Lâ tahzen / Üzülme..
İnsanlara ihsanda bulunduğun sürece üzülme. Çünkü mutluluğun yolu insanlara ihsanda bulunmaktan geçer.

Lâ tahzen / Üzülme..
Çünkü iyiliğin mükafatı on mislinden yedi yüz misline, kötülüğün karşılığı ise sadece mislince

Lâ tahzen / Üzülme..
Dünya, ne seçim, ne geçim dünyasıdır; dünya, bugün var yarın yok, imtihan dünyasıdır.

Lâ tahzen / Üzülme..
Hakk'ın rızâsına uygun düşen belâ, kulun sevgisini artırır.

Lâ tahzen / Üzülme..
Altın, ateş ile; iyi kul da belâ ve musibet ile tecrübe edilir. (Hz. Ali r.a.)

Lâ tahzen / Üzülme..
İnsanlar, başlarına gelen belâ ve musibetleri ondan daha büyükleriyle kıyas etselerdi, şüphesiz belâların bazısını âfiyet kabul ederlerdi.

Lâ tahzen / Üzülme..
Karşı karşıya kalabileceğin muhtemel bir musibet için en kötü ihtimal ne olabilir sorusunu kendine sor. Sonra bu muhtemel sonuca kendini alıştır, ona tahammül etme konusunda kendine telkinde bulun. "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" ayetini tedebbür ederek bu hali sakin bir şekilde iyimser bir tabloya dönüştürmeye bak.

Lâ tahzen / Üzülme..
- Şunu unutma yaşadığın günün sınırları içinde yaşamazsan sıkıntı ve kaygıların artacak demektir. Biraz daha açarsak; Sabaha çıktıktan sonra artık akşamı bekleme, akşama kavuşunca da sabahı bekleme. Ne maziye takıl kal ne de gelecek kaygısı içinde ol. Yani ânı yaşa.

Lâ tahzen / Üzülme..
- "İnne maal usri yüsran / Her zorlukla birlikte kolaylık vardır." Yani kolaylık zorluğun içinde saklıdır!.. Bir başka ifade ile; kolaylık; zorluk zannettiğimiz şeyin taa kendisidir!..

Lâ tahzen / Üzülme..

Alıntı

http://img36.imageshack.us/img36/2572/sgrosline2.gif



25/8/2009

HATM-İ HÂCEGÂN

http://img204.imageshack.us/img204/9546/56151152542867373164169.jpg

HATM-İ HÂCEGÂN  


Yaradanımız, insanı ve kainatı niçin yarattığını, insanın vazifesinin ne olduğunu kitaplar göndermek suretiyle tarif etmiş, bu kitaplarını gönderdiği peygamberleri, o tarifleri hayatlarına birebir uygulayarak bir nevi yaşayan kitap olmuşlardır. En son gönderilen kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’in gönderildiği son peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra, onun görevlerini, onu model, önder ve lider olarak bütün benliğiyle benimsemiş olan tasavvuf yolunun liderleri devam ettirmek suretiyle mesajın güncelliğini sürdürmüşlerdir.


Tasavvufu, Yaratıcımız’ın en son mesajı olan Kur’ân-ı Kerîm’in tarif ettiği ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatına uyguladığı yaşam tarzını, yine Yaratıcımız’ın hoşnutluğunu kazanma gayesiyle tüm benliğimizle uygulamak ve yaşamak yüksek eğitimi olarak tarif etmek mümkündür.


Her tasavvuf okulunun ferdî olduğu gibi bir de toplu olarak icra ettikleri zikir çeşidi vardır. Buna Yeseviyye’de zikr-i erre, Halvetiyye’de devran, Mevleviyye’de semâ, Nakşibendiyye’de hatme, hatm-i hâce veya hatm-i hâcegân... denir.


Başında ve sonunda okunan Fâtiha sûresi Kur’an’ın özeti ve hatmedilmesi gibi sayıldığı için bu zikre, hocaların hatmi mânasına, hatm-i hâcegân denilmiştir.


Çok sayıda sûre ve salavâtın okunması fazla zaman alacağından bunlar zikre katılanlara belli miktarlarda taksim edilir. Hatmeyi idare eden, virdleri sırası geldikçe yüksek sesle bildirir. Katılanlar bunları alçak sesle okurlar. Nakşibendiyye’deki vukûf-ı adedî ilkesine göre tespit edilen sayılara titizlikle uyulur. Ayrıca zikir boyunca râbıtaya ve vukûf-ı kalbî ilkesine de riayet edilerek gözler kapalı tutulur, silsilede bulunan meşâyihin rûhâniyyetlerinin zikre katıldığı düşünülür. Sonunda bir kişi aşr-ı şerîf okur, dua yapılır. Hâsıl olan sevap Hz. Peygamber’in, sahâbe-i kirâmın, bütün nebîlerin ve velîlerin, özellikle Bahâüddin Nakşibend hazretlerinin rûhu ve silsile-i aliyye’de yer alan meşâyihin ve diğer tasavvuf pîrlerinin ruhlarına bağışlanır. Duada Nakşî silsilesinin isminin vasat bir sesle okunması uygundur.


Toplu olarak yapılan hatm-i hâcegân münferit olarak da icra edilebilir. Hatm-i hâcegânı tek başına yapmak isteyen kimse abdest alıp temiz bir mahalde kıbleye doğru dönerek diz çöker ve belirtilen şekliyle hatm-i hâcegân yapar.


Kitaplarda, “hatm-i hâcegân halkasında bulunanların sayısı on kişiden fazla ise yapılan hatmeye hatm-i hâcegân-ı kebîr (büyük hatm-i hâcegân), şayet on kişiden az ise hatm-i hâcegân-ı sağîr (küçük hatm-i hâcegân) adı verilir” denilerek genel bir tarif yapılmaktadır. Ancak sayıları on kişiden az olup zamanları müsait olanlar büyük hatm-i hâcegân yapabilecekleri gibi sayıları on kişiden fazla olup küçük hatm-i hâcegân yapmak isteyenler için de bir mâni yoktur. Küçük ve büyük hatme arasında icrâ bakımından farklı iki nokta bulunmaktadır:


Büyük hatm-i hâcegânın icra ediliş tarzı:

Önce hatmeyi idare edenin işareti ile istiğfar edilerek zikre başlanır. (3-5-15-25 adet istiğfar çekilebilir.)

Zorunlu olmamakla birlikte, ortam ve zaman müsait ise gözler kapatılarak, râbıta ile birlikte kalbe nazar edilir.

7 adet Fâtiha sûresi okunur.

100 adet salavât-ı şerîfe okunur.

79 adet Elemneşrahleke sûresi okunur.

1001 adet İhlas sûresi okunur.

7 adet Fâtiha sûresi okunur.

100 adet salavât-ı şerîfe okunur.

Katılanlardan birisi bir aşr-ı şerîf okur.

Hatm-i hâcegânı icra ettiren tarafından dua yapılır.

Küçük hatm-i hâcegânın diğerinden farklı iki noktası şunlardır:

1.      79 adet İnşirah sûresi okunmaz.

2.       1001 adet okunan İhlas sûresi yerine 500 adet Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm denilir.


Hâlid-i Bağdâdî hazretleri tarafından, sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa yapılması, bu mümkün değilse Salı ve Cuma günlerinin geceleri, haftada iki kez yapılması tavsiye edilmiştir.


Bulunulan ortamda merasime yer vermeden, sayılara dikkat edilerek yapılması/yaptı rılması, uzatılmaması, gizem katılmaması kaydıyla icra edilmelidir.

Hatm-i hâcegân yaptırmak onu icra ettirene herhangi bir statü kazandırmaz. Namaz kılarken cemaat olunacağında nasıl en ehil bir kimse imamete geçmekte ise ve bu durum da kendisine bir ayrıcalık, statü kazandırmıyorsa hatm-i hâcegân’ı icra ettirenin durumu da aynı şekildedir.


Hatm-i hâcegân beyler ve hanımlar tarafından ayrı ayrı icra edilir. Beylerin yaptığı hatm-i hâcegân’a ayrı bir bölümde hanımlar da iştirak edebilirler.

Ecir ve faydasından istifade etmek isteyen her müslüman hatm-i hâcegân’a iştirak edebilir.


Hatm-i hâcegân’dan sonra cehrî (açıktan) zikir de ilave edilebilir. Bunlar hatm-i hâcegân’ın unsurlarından değildir.


İkinci defa okunan yüz adet salavât-ı şerîfeden sonra, on adet -medleri uzatmak suretiyle- kelime-i tevhid topluca ve cehrî olarak okunur. Ardından bir müddet kelime-i tevhid (Lâ ilâhe illallah) ve sonra da lafza-i celal (Allah) zikri toplu olarak ve hafif ses tonuyla icra edilir. Aşr-ı şerîfden sonra dua yapılır.  
 

MERHUM MAHMUD ESAD COŞAN HOCAEFENDİ’YE HATM-İ HÂCEGÂN İLE İLGİLİ SORULAN SORULAR VE VERDİKLERİ CEVAPLARI:

Soru: Fakülte öğrencileri olarak bir evde kalıyoruz. Kendi aramızda hatm-i hâcegân yapabilir miyiz?


Cevap: Yapabilirsiniz. İsterse herkes tek başına da bir büyük hatm-i hâcegân'ı yapabilir. Yani 7 Fatiha, 100 salevât-ı şerîfe, 79 Elemneşrahleke, 1001 İhlâs-ı şerîf, tekrar 7 Fatiha, 100 salevât-ı şerîfe hatm-i hâcegân-ı kebîr'dir; bunu yapabilir.

Ya da hatm-i hâcegân-ı sagîr; yâni 7 Fâtiha, 100 salevât-ı şerîfe, 500 Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm, 7 Fâtiha ve 100 salevât-ı şerîfe de sonda... Bu da hatm-i hâcegân-ı sağîr'dir, bunu da yapabilir. Müsaade de ediyoruz, yapabilirler.


Soru: Hatm-i hâcegân’ı herkes yapabilir mi?

Cevap: Şahsen, kendi şahsı adına herkes yapabilir. Çünkü büyüklerimiz, şeyhlerimiz hatm-i hâcegân’ı kendileri ayrıca, "sevabı biz de tek başımıza kazanalım!" diye, taksim etmeden kendileri de yapmışlar. Öyle yapılması mümkündür.


Soru: Kalabalık yerde hatm-i hâcegân yapılabilir mi?

Cevap: Hatm-i hâcegân'ı Hocamız rahmetullahi aleyh, sabah ve yatsı namazlarından sonra camide, kalabalıkta yapardı. Çünkü, o şekilde yapılmasa, "ille has dervişler katılsın da, ötekiler katılmasın!" denilse, başka bir takım mahzurlar olduğundan Hocamız öyle ictihad eyledi. Camide de yapıyordu, ayrıca da yapıyordu.

Hatta şahıslar hatm-i hâcegân'ı tek başına kendileri de yapabilirler; o da mümkün... Hatm-i hâcegân-ı kebîr, hatm-i hâcegân-ı sağîr yapılabilir.

Kalabalık yerde hatm-i hâcegân yapılıyor. Hocamız ictihad eylemiş, biz de o ictihada dayanarak yapıyoruz. "Böyle olduğu zaman gönüller daha hoş oluyor, herkes de istifade ediyor sevaptan..." diye, biz de yapıyoruz.


Soru: Hatm-i hâcegân'dan sonra on defa yavaş yavaş "Lâ ilâhe illallah" demek, hatm-i hâcegân'ın bir parçası mıdır?

Cevap: Hayır! Hatm-i hâcegân-ı kebîr; 7 Fatiha, başta ve sonda 100 salevât-ı şerîfe, ortada da 79 Elemneşrahleke ve 1001 İhlâs-ı şerîf'ten oluşur.

Bu, başka bir hadîs-i şerîfteki müjdeye ermek için onun arkasından söylenen bir şeydir. "Bir insan medlerini uzata uzata 'Lâ ilâhe illallah'ı söylerse, dört bin adet büyük günahı silinir." diye müjde var, onun için yapılıyor.[1]

 

MERHUM MAHMUD ESAD COŞAN HOCAEFENDİ’NİN BİR HATM-İ HÂCEGÂN DUASI [2]

 

Sübhâne rabbiye'l-aliyyi' l a'lel Vehhâb!

Elhamdülillahi hakka hamdihî, vassalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ecmaîn. Emma ba'd;

Yâ Rabbenâ! Ya Rabbenâ!

Yapmış olduğumuz ibadetlerimizi, taatlerimizi, zikr u va'z u tesbihâtımızı, hatm-i hâcegânımızı, diğer ibadet, taat, hayrât u hasenâtımızla beraber lütfunla, kereminle kabul eyle yâ Rabbi! Şu ibadetlerimize büyük sevaplar ihsan eyle! Ecr-i ceziller, sevab-ı kesirler bahşeyle yâ Rabbi!

Hâsıl olan ücûr u mesûbâtı biz, evvela Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîmen kesîra hazretlerine hediye eyledik, şu anda rûh-ı pâk-i peygamberîlerine vâsıl eyle yâ Rabbi! Peygamber Efendimiz’in sevgisine, şefaatine, iltifatına, rızasına, tevecühüne nâil olmayı, sahip olmayı, mazhar olmayı cümlemize nasip eyle yâ Rabbi!


Peygamber Efendimiz’in o güzel ashabının, âlinin, ezvâcının, evlâdının hulefâsının ve verese-i nebî olan ulemâ-i muhakkıkîn, mürşidîn-i kâmilîn evliyâullah-ı mukarrabînlerimizin, sâdât ve meşâyıh-ı turuk-ı aliyyemizin cümlesinin ruhlarına; ve hasseten Ebû Bekrini's-Sıddî k Efendimiz’den, Aliyyü'l-Murtazâ Efendimiz’den başlayıp Hocamız Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi hazretlerine kadar, ondan da Şeyhimiz Muhammed Zâhid-i Bursevî hazretlerine kadar turuk-ı aliyyemizin silsilelerinden gelmiş geçmiş, göçmüş, mübarek evliyaullah mürşidlerimizin, şeyhlerimizin, pîrlerimizin ruhlarına ayrı ayrı hediyeler eyledik vasıl eyle yâ Rabbi!


Şu beldede medfun bulunan Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz hazretleri ile diğer sahabe-i kirâmın ve bu beldede makamı olan Yûşâ aleyhisselam’ın ve cümle enbiyâ ve mürselînin, bu beldeleri fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, cümle hayr u hasenât sahiplerinin; ve şu İskenderpaşa hazretlerinin; ve bu camiyi tekrar tekrar tamir, tecdid, tevsi' etmiş olanların, içinde ibadet etmiş olanların ruhlarına; ve uzaktan yakından şu hadis dersimizi dinlemeye gelen bu kıymetli kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün müslüman âbâ u ümmühât, ecdâd ü ceddât, akrabâ u taallukât, evlâd ü zürriyât, ahbâb u yâranlarının ruhlarına ayrı ayrı hediye eyledik, onlara da vâsıl eyle yâ Rabbi!


Cümlesinin kabirlerini şu hediyelerimizden pürnûr eyle! Ruhlarını mesrûr eyle! Makamlarını daha a'lâ eyle! Seyyiâtı olanların seyyiâtlarını hasenâta tebdil eyle! Azap görenler varsa azaplarını def ü ref ü izâle eyle! Kabirlerini cennet bahçesi eyle!


Yâ Rabbi! Bizlere de tevfîkini refîk eyle! Bizi yolunda kâim, zikrinde dâim eyle! İbadetine müdavim eyle! Zikrinde, şükründe, hüsn-i ibâdetinde tevfîkini bizlere refîk eyle!


Yâ Rabbi! Bizi şu fani dünyanın fitnelerine, karışıklıklarına, aldatıcı, oyalayıcı süslerine kapılıp âhiret vazifelerini yapmayanlardan eyleme! Bizi uyanık hakiki müslüman eyle! Dünyaya kapılmayan, vazifelerini unutmayan, şeytana uymayan, nefse esir olmayan kullardan eyle!


Yâ Rabbi! Nefsimizi yenmeyi nasip eyle! Tasavvufî hayatlarımızı güzelleştir! Zikirlerimizi tesirli eyle! Yâ Rabbi, nefis mücahedelerimizde bizi nefislerimize galip eyle! Nefsimize itmi'nân nasip eyle! Yâ Rabbi, bizi manevî makamlardan geçirip yüksek makamlara vasıl eyle!


Yâ Rabbi! Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlarını senin lütf u kereminden çekinmeden isteriz, bizlere ihsan eyle! Sen gâib hazinelerinin sahibisin, her şeye kâdirsin, vermekten mülkün eksilmez! Bizlere lütfunla, kereminle layık olmadığımız büyük nimetleri ihsan eyle! Rıdvan-ı ekberine bizleri vasıl eyle!


Evliyaullah olmayı nasip eyle! Marifetullaha erdir! Aşkullahı, muhabbetullahı gönlümüze yerleştir yâ Rabbi! Sevdiğin kul olarak yaşat yâ Rabbi! Sevdiğin işleri yaptır yâ Rabbi! Sevdiğin yollarda yürüt yâ Rabbi! Sevdiğin kul olarak sana gelmeyi nasip eyle yâ Rabbi! Âhirete mü’min-i kâmil, sevgili kul olarak gelmeyi nasip eyle yâ Rabbi! Evlatlarımızı da, nesillerimizi de, zürriyetlerimizi de sevdiğin kullar eyle yâ Rabbi!


Şu doğduğumuz, yaşadığımız, gezdiğimiz beldeleri içimizdeki beyinsizlerin, cahillerin, fasıkların, facirlerin, kafirlerin, müşriklerin, münafıkların cezalandırılması için azaplara uğratma yâ Rabbi! Düşmanlara çiğnetme yâ Rabbi! Zelzele, kıtlık, kuraklık verme yâ Rabbi! Maddî, semâvî, arazî afetlerden mahfuz eyle yâ Rabbi! İçimizden fasıkların, facirlerin, kafirlerin çoğalıp, türeyip başımıza musallat olmasına fırsat verme yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed’i mü’min-i kâmil kulların eline ver yâ Rabbi! Mü’min-i kâmil kullarını Ümmet-i Muhammede güzel hizmete muvaffak eyle yâ Rabbi!


İstilaya uğramış İslâm beldelerini kurtar yâ Rabbi! Sıkışık kardeşlerimize yardım eyle yâ Rabbi! Kafirlere karşı galip eyle yâ Rabbi! İstiklallerini nasip eyle yâ Rabbi! İzzet ve itibar ver yâ Rabbi! Güç kuvvet ver yâ Rabbi! Kafirlere fırsat verme yâ Rabbi! Bizi kafirlerle imtihan etme yâ Rabbi!


Bizi affeyle yâ Rabbi! Bizi rahmetine erdir yâ Rabbi! Bizi mağfûrîn zümresine kat yâ Rabbi! Rahmetine erdirdiğin kullarından eyle yâ Rabbi! Yolundan ayırma yâ Rabbi! Şeytana esir etme yâ Rabbi! Nefse uydurma yâ Rabbi! Âhireti unutturma yâ Rabbi! Kur'an yolundan ayırma yâ Rabbi! Kur'ân-ı Kerîm‘in şefaatına erdir yâ Rabbi! Peygamber Efendimiz‘in sevgisine, şefaatine mazhar eyle yâ Rabbi! Arş-ı a‘lânın gölgesinde gölgelenenlerden eyle yâ Rabbi! Cennete bi-gayr-i hisap girenlerden eyle yâ Rabbi! Rıdvân-ı ekberine vasıl eyle yâ Rabbi! Selamına mazhar eyle yâ Rabbi! Habîb-i Edîbine komşu eyle yâ Rabbi! Şu hatmini indirdiğimiz Kur'ân-ı Kerîm'leri senden şu kulaklarımızla duymayı nasip eyle yâ Rabbi!


Sübhâne rabbinâ rabbi'l-izzeti ammâ yasifûn ve selâmün ale'l-mürselîn. Ve'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn el-fâtiha!..



[1]

عَنْ أَنَسٍ : مَنْ قَالَ : ( لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ) وَمَدَّهَا هَدَمَتْ لَهُ أَرْبَعَةَ آلَافِ ذَنْبٍ

عَنْ أَنَسٍ : مَنْ قَالَ : ( لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ) وَمَدَّهَا هَدَمَتْ لَهُ ذنوب أربعة آلاف كبيرة

Deylemî, Müsnedü’l-firdevs, III, 473, hadis no: 5464; Ali el-Müttakî ve Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî bu rivâyeti İbn Neccar’a nispet eder. Bk. Kenzü’l-ummâl, I, 74, hadis no: 202; Râmûzu'l-ehâdîs, s. 434, hadis no: 3. İbni Hacer, Lisânü’l-mîzân, VI, 169, Trc. no: 593. Fettenî, Tezkiratü’l-mevzûât, 55; İbni Arrâk, Tenzîhü’ş-şerîa, II, 324-325, hadis no: 20.


[2] Merhum Hocamız Mahmud Esad Coşan hazretlerinin 04.06.1995 tarihinde İskenderpaşa Câmii’ndeki Râmûz sohbetinden sonra yaptıkları duadır.

 

 

 

http://img36.imageshack.us/img36/2572/sgrosline2.gif

 

 

    ‏ بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Arşiv
Zahidan
Grubumuzun anasayfasını görüntülemek için tıklayın.
Blogcu ile yapıldı